Küçük Prens

Özet: Okuma yazma öğrendikten sonra okuduğum kitaplardan bir tanesidir küçük prens. O zamanlar masal gibi gelen, çocuk dünyasına çok yabancı olmayan bir kitaptı. Algılamam da o yaşıma göreydi. Aradan zaman geçti. Şimdi küçük bir oğlum var ve kitabı ben ona okuyorum. Okuyorum ama şimdi bu kitap bir başka oldu benim için. Sanki hem büyüklere hem de küçüklere yazılmış bir kitap oldu artık benim için. İşin ilginç tarafı sanatsal bağlamda eskiden beri yaptığım bir şeyle üste geldiği için çok anlamlı oldu. 

Bu gün bir cuma öğleden sonrası. Dersim yok. Hava çok güzel. Aslında canım çıkıp gitmek istiyor ama aklımda bir makale yazma işi var ve onu yoluna koymadan dışarı çıkamıyorum. Zaten çıksam bile kafamda bir işle gezerken keyif alamam. Bu sebeple odamda bilgisayarımın başına geçtim yazmaya başladığım bir metnin üzerinde çalışıyorum. Umudum bunun bir makaleye dönüşmesi.

Bu metin sanat ve topografi hakkında. Sanat eserinin topografik bağlamda değerlendirilmesine ilişkin. Eminim yukarıdaki cümleyi okuyunca anladığınızı sandınız. Aslında anlamadınız çünkü sıkıntı bende, anlatmaya çalıştığım tam olarak bu değil. Zaten makaleyi de bu yüzden ilerletemiyorum. Kaç gündür ne demek istediğimi doğru anlatabilmek için debelenip duruyorum. Her yolu denedim; bir tek konu hakkında blog yazısı yazma denemesi kalmıştı, onu da şu anda yapıyorum. Amacım yazarken anlamak. Sizlere anlatırken kendime de açıklayabilmek. Buyrun anlatayım;

Geçen yıllarda bir grup arkadaş kuğulu parkta bir sanatsal etkinlik yapalım diye yola çıkmıştı. Ben de onlara sonradan katılmış ama sonunu getirmemiştim. Bu etkinlikte aklımda bir proje vardı. Kuğulu parkın taşlarından birini söküp, o sökülmüş yere çocukluğumdan kalma bir oyuncak arabayı koyup, üstünü camla kapatıp orada bırakacaktım. Çünkü orası benim çocukluğumun özel noktalarından birisi. En çok hatırladığım, halen oralarda olduğum halen de oğlumu götürdüğüm bir mekan orası. Dolayısıyla benim için değerli bir mekan. Oraya çocukluğumdan bir parçayı bırakmayı istemiştim.

Oraya bırakacağım şey artık kuğulu parkın topografik bir ögesi olacaktı. Zamanın ve mekanın içinde kalmaya devam etmesi idi isteğim. Düşüncem buydu ama yapmadım.

Buna benzer mekan ve mekanla düşünmelerim, didişmelerim çoktur benim. Kimi zaman ve çok uzun zamandır seramikten çanaklar inşa edip, üstlerini kapatıp üst yüzeylerinde coğrafi bir mekan ve anlatım yaratmaya çalışıyordum. Ancak daha sonrasında aklım mekan ve zamana kaymaya başladı. Çünkü yıkılmış bir bina gördüm, yanında yapışık olan binada parçaları kalmış olan yıkık bir bina. Sağlam binanın yan duvarında kalmış izlerini yani yaşanmışlıklarını görmeye başladım. Oradaki duvar renklerine bakarak, kuvet, tuvalet, mutfak vitrifiylerinin duvardaki izlerine bakarak, salon duvarlarındaki resim çerçevesine bakarak o mekanın içindeki yaşanmışlığı ve terk edilmişliği görmeye başladım. İnsanların dünyalarına ilişkin verilerdi bunlar benim için. Evin topografyası buna ışık tutuyordu.

Topografya kavramı da bu noktada aklıma girdi ve algımda seçiciliğe sebep oldu. Çevreme böyle bir bağlamda bakar oldum. Bu bağlam en güçlü şekilde oğluma küçük prensi okurken aklımda ışık yaktı. Küçük prensin gezdiği astroidlerde karşısına çıkan durumlar buna ilişkin güzel örneklerdi; kral, büyük coğrafyacı, sarhoş, gece bekçisi…gb. Yazar bu karekterleri kendilerinden küçük astrodilere yerleştirmiş ve bir anlamda insanların bireysel dünyalarını öne çıkartmış hatta kısaca insan tanımlamaları yapmıştı. İlginç olan ve benimle çakışan bu insanları bir astroidin üzerine yerleştirmiş ve bir anlamda bu insanları topografik bir imge olarak da kullanmış olmasıydı.

Bu noktadan sonra insanın coğrafyanın topografik bir parçası olarak da değerlendirmek yanlış görünmedi. İnsanın ürettiklerinin de ister istemez topografik nesneler olarak değerlendirmek mümkün oldu. Sanatta da bunun dahilinde diye düşünüyorum. Zira insan üretiminin bir parçası da sanatsal üretimdir. O halde sanatsal yapıtlar da aynı zamanda birer topografik öge olarak değerlendirilebilir.  Ancak burada küçük bir soru işareti var. Bu sanatsal topografik öge olarak sanat eseri nereden geliyor? Bu soru önemli çünkü ne demek istediğime daha da yaklaşabileceğiz.

Topografik bir öge yanı olan sanat eseri de yine sanatçının çevresinde gördüklerinden yani yine aynı topografik imgeler dünyasından beslenir. Bir başka şekilde söyleyecek olursam, topografik ögeleri kullanarak sanat eseri üreten sanatçı yeni topografik bir imge yaratıyor.  Daha da başka şekilde söyleyecek olursam, topografik ögelerden oluşturulan sanat eseri yine ortaya çıktığı topografik imgeler dünyasının bir parçası oluyor. Bu döngü de böyle sürüp gidiyor.

Sanatçı bunun neresinde olaki?

Sanatçı algılayan. Algıladığını sanatsal bağlamda ve ifadesi doğrultusunda kurgulayan. Bu algılama daha önce de söylediğim gibi çevreden yani çevresinde olan herşeyden oluyor. Çevresinde ne var sanatçının? Çevresinde doğa var. Bu doğa hem insan yapımı hem de kendiliğinden var olan bir yapı. İçinde nesneler var. İnsan yapımı nesneler ve doğal nesneler. İşte sanatçının baktığı nesneler bunlardır. Ama bu arada sanatçının bakış açısı var. Nereden baktığı var. İşte o bakış açısı sanat eserinin de etkilenilen nesnenin de topografik bir imge olabilmesinin yolunu açtığını düşünüyorum.  Bunu örneklerle anlatmak daha mantıklı olacak gibime geliyor.

En son açtığım sergiden bir fotoğraf. Ayaklarımı ve onun bıraktığı izleri çektim. Benim gözlerimin yüksekliği ve ona tepeden bakmam onu topografik bir imge yaptı. Ayak izim falan derken böyle bir iş ortaya çıktı. Zamanın mekanın bir anlık durdurulduğu bir alan söz konusu oldu.

Bir fotoğraf çektim. Bir saksı çiçeğinin altı. Sanki orada dışarıdan farklı bir doğa vardı. Sanki o küçücük alanda zaman farklı akıyordu. Kendine göre bir zamam mekan birlikteliği vardı. İlginç geldi. Kendine özgü zamanı olan bir mekan söz konusuydu.

Bir seramik yapmıştım içine bir mekan koymuştum. Amacım aynen yukarıdaki çiçekte olduğu gibi zamanın farklı aktığı bir alan oluşturmaktı.

Öyle görünüyor zamanla oynuyorum ve bunu için nesneler kullanıyor nesnelerle mekanlar kuruyor ve o mekanda zamanı yavaşlatmaya çalışıyorum. Demek ki derdim zamanı bükmekle ilgili.

Bunu nasıl yapıyorum? Zamanın akacağı mekanlar kuruyor ve bu mekanları normalden küçük alanlar inşa ederek yapıyorum.

Tamam şimdi oldu. Artık makaleye başlayabilirim gibi gözüküyor.

Yazının başında da söylediğim gibi; bu yazı başı sonu olan, birşey anlatmaya çalıltığım bir yazı değil. Bir çeşit sesli düşünmenin yazma hali.

7 Nisan 2017, Ankara

Reklamlar