Kendimize Anlattığımız Hikayelerin Ürünüyüz

İnsan, insanın algılaması, algılananın üzerinde düşünülmesi/yorumlanması, algılananın hafızada depolanması ve günün birinde bir tetikleyici sayesinde algılananın yaratıcı sürec sonunda sanat eserine dönüşmesi. Bunlar normal süreç içinde olması gerekenler ancak üzerinde düşünülmesi gereken önemli bir nokta var; “algı”.

Algı insanın 5 duyusundan gelen verilerle söz konusu olur, bu bilmediğimiz bir şey değil ama bir başka etken daha var; “gözlüklerimiz” yani geçmiş tecrübelerimiz sayesinde oluşan algılama biçimimiz.

Çeşitli özlü sözler vardır bu konuda bilinen, mesela “deryadan kabın kadar su alabilirsin“, “nasıl bakarsan öyle görürsün” ya da “pembe gözlüklerle dünyaya bakmak” gb. Bütün bunlar 5 duyunun algıladığının ötesine geçen bir algılama şeklimiz olduğunu doğrular nitelikte sözler.  Bir de biyolojik etkenler var.

Geçenlerde internette bir yazı okumuştum. Bu yazıda beynin iki lobu arasındaki corpus callosum denilen bağlantının kopuk olduğu insanların algılama şekilleriyle ilgiliydi. Beynin bir lobunun öbür lobundan haberdar olmasını sağlayan corpus callosum olmayınca algılama konusunda ilginç deneyler söz konusu olabiliyordu.  Yazının ilginç bölümü şöyle:

“Şimdi gelelim deneyimize. Deneyde, epilepsiyi önlemek amacıyla operasyon yapılmış ayrık beyinli kişiye, bu deney için özel hazırlanmış bir düzenekle, bir perdeye, beynin sadece sol yarı küresinin algılayacağı şekilde, “YÜRÜ” komutu yazılı olarak yansıtılır. Sol yarı küre, aldığı bu komutu yerine getirir ve kişi, oturduğu yerden kalkarak odanın kapısına doğru yürür. Ancak, yukarıda açıkladığımız nedenlerden dolayı sağ yarıküre komuttan habersizdir. Daha sonra, kişi tekrar, düzeneğin yanına getirilir ve bu defa kişiye, perdede ve yazılı olarak, beynin sadece sağ yarıküresinin algılayacağı şekilde “NEDEN YÜRÜDÜN?” diye sorulduğunda kişi “MEŞRUBAT ALMAK İÇİN” veya “CANIM BİRAZ DOLAŞMAK İSTEDİ” veya benzer cevaplar verir.” (Alıntı)

Bu durumda örneğe göre beynin komuttan habersiz diğer lobu, neden kalkıp yürüdüğünü bilememektedir. İlginç olanı ise “bilmiyorum neden yürüdüğümü” gibi bir cevap vermek yerine uydurmasıdır.  Bu uydurma durumu şöyle açıklanabilir:

“O halde, beynimiz, gerçekliğe ait bir sürecin herhangi bir safhasında elde ettiği bir bilgiyi işlemesi ile anlam üretmektedir. Tabii ki burada “Anlam üretme” derken, yukarıdaki deneylerde de görüldüğü üzere, gerçekliğe dair mutlak bir anlam söz konusu değildir. Demek ki beynimiz, gerçekliğe ait de olsa, olmasa da bir şekilde bilgi işlemek üzere gelişmiştir. Beynimize giren her veri, ister doğru ister yanlış olsun, zihnimizdeki en uygun verilerle karşılaştırarak, bir sonuç çıkarmaya çalışır ve de bunu bize dikte eder. Beynimiz kendisine giren her veriyi, biz istesek de istemesek de işlemek durumundadır. Çünkü, beynimizdeki nöronlar, devamlı olarak veri işlemek üzere konfigüre olmuşlardır (konumlanmışlardır). İşlemeyen bir nöronun, beyinde bir işi yoktur. Beynimizdeki nöronlar, kendisiyle bilgi alışverişinde bulunmayan nöronlar ile bağlarını kopartırlar.

Bunun en güzel örneği, küçükken, gözlerindeki bir araz nedeni ile göremeyen çocukların, gözlerindeki arazı ameliyatla gidermek için büyümelerinin beklenmesiyle ortaya çıkmıştır. Belli bir yaşa gelip de, gözlerindeki araz giderilen çocuklar, ameliyat sonrası dahi görememişlerdir. Çünkü, beyin, uzun bir süre kullanılmadığına karar verdiği görme nöronları arasındaki iletişimsel enerjinin boşa gitmemesi ve bu bağlantıları boş yere besleyerek varlığını sürdürmesi yerine, bağları kopartarak görme sinirleri için tahsis edilen enerji ve besini, beynin başka yerlerinde kullanarak tasarruf etmiştir. Görülüyor ki, görüntü, gözün retinasına sağlıklı bir şekilde düştüğü halde, bu görüntüleri işleyecek sinirsel bağlantılar artık yok olmuşlardır. Buradan da anlıyoruz ki, nöron bağlantılarının kopması, sadece beynin yaşlanmasına bağlı kalmadan, ilgili bölgenin kullanılmaması sonucu olarak da devre dışı kalmaktadırlar.

O halde beyin, çevreden aldığı ve kendince uygun gördüğü verileri, zihnimizdeki evvelki bilgilerle tutarlı bir şekilde işlemek durumundadır. Tabii ki, verilerin işlenmesi esnasında beynin yeni çıkarsamaları, yukarıdaki deneyde, “meşrubat almaya gitmek için yürüdüm” ifadesinde görüldüğü gibi yanlış çıkarsamalar da olabilir. Yani, her çıkarsamanın doğru olması gerekmemektedir. Kaldı ki, yarıküre, kendisi için en uygun çıkarsama yaptığına inanmaktadır. <link>

Buna benzer pek çok örnek söz konusu. Yine geçenlerde izlediğim bir videoda, Amerika’da suç davalarında görgü tanıklarının güvenilemeyeceği, çünkü çok kısa bir süre içinde gördüğü bir olayı, bu olayın boşluklarını, yüzleri, beynin yukarıda bahsi geçen uydurma işlemi sonucu tamamlandığı ve yanlış kişinin teşhis edilerek suçlu olarak atfedildiği ile ilgiliydi.

https://curiosity.com/videos/remembering-and-forgetting-crash-course-psychology-14-crash-course/

Demek ki beynin veriyi işleme şekli içinde bir miktar boşluk doldurma ve anlamlandırma amaçlı uydurma da var. Bu durumda algılamamız güvenilmez ise elde ettiğimiz veriler de güvenilmez olacaktır. Ama birşeyleri iyi bildiğimize de çok eminiz.

Birşeyleri iyi bildiğimize eminiz çünkü geçmişten bu yana algılamayı kendimiz yaptık, kendimiz yorumladık. Bunun sonucu tecrübeler oluşturduk ve algılamamıza da bu tecrübeleri kullanarak devam ettik. Bir başka deyişle kendimize hikayeler anlattık ve bu hikayelerin ürünleri olduk. Sadece o kadarla da kalmadık başkalarına da hikayeler anlatıyoruz. Sanat da bunun bir aracı.

Sanat aracını kullanarak da hikayeler anlatıyoruz. Temelinde ise yine algıladıklarımız ve bu algıladıklarımızı yorumlama biçimimiz var. İşin ilginci bir de bunun karşı tarafında izleyici yani algılayıcı ve onun da algılama biçimi var. O da kendine hikayeler anlatarak var olagelmiş. O da ortaya koyduğumuz çalışmaya bakarak da kendine hikayeler anlatıyor. Bu durum tuhaf bir durum. Sanki topluca, tamamen değil ama,  uyduruyoruz gibi. “O halde sanat nedir? Bu uydurmasyonun neresinde duruyor?” gibi sorular soruyorum kendime…

8 Haziran 2017
Ankara

Reklamlar